ALLAH ADINA YALAN SÖYLEMEK EN BÜYÜK ZULÜM -1

 ALLAH ADINA  YALAN  SÖYLEMEK  EN  BÜYÜK  ZULÜM

 Bizleri yolların en doğrusu İslam’a hidayet eden (ulaştıran), âlemlerin Rabbi Allah’a sonsuz şükürler olsun. Tüm insanlara hidayet rehberi olarak indirilmiş, sıratı müstakim Kuran-ı Mübin’e tabi olan inananların bütününe selam olsun. Rabbim nefislerimizi zulümlerin en büyüğü kendisine eş koşmaktan, adına yalan uydurmaktan  ve yalan uyduranlardan uzak tutmasını dileyerek konumuzu oluşturan, Kuran-ı Kerimde sıklıkla hatırlatılan ve yasaklanan, Allah adına yalan söylemeyle ilgili bir ayet ile başlayalım. “Allah adına yalan uyduran’dan yahut onun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir?” (Enam suresi 21)

 Âlemlerin Rabbi yeryüzünü insan için yaratmış, insanı yeryüzüne yerleştirdikten sonra, aralarından kendileri gibi yiyip, içen, çarşılarda, pazarlarda gezen, doğup ölen elçiler göndermiş, Allah’a nasıl ibadet etmeleri gerektiğini, onları kötülüklerden arındırıp, bilmediklerini öğretmişler, taki hesap günü “Biz bilmiyorduk, bize uyarıcılar gelmedi” (Araf 172) mazeretinin arkasına sığınıp kendilerini aldatmasınlar. Yeryüzüne denenmek için yerleştirilen insan, başıboş bırakılmamış, sorumlulukları Allah’ın aralarından seçtiği elçilerle öğretilmiş, tekliflerin, bir insanın zorlanmadan rahatlıkla yapabileceğini, güç yetirebileceğini, resuller öncelikle kendileri, tekliflerin yaşanabilirliğini bizzat yaşayarak uygulayarak göstermişlerdir. Allah’ın mesajları, yazılı metinler halinde insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmış, ama karanlık düşüncelerin temsilcisi İblisin telkinleriyle, insanlara hidayet rehberi olan ilahi mesajlar, şeytanin uşakları tarafından tahrif edilmiş, kendi yanlışlarını doğruların yerine koyarak insanları saptırıp, yeryüzünde fesat çıkarmışlardır. Bu insanlık serüveni son nebi ve son vahyin temsilcisi Hz. Muhammed’e kadar devam etmiş, son nokta Kur’an'ı Kerimin inzaliyle konmuş ve“Kitabın korunmasını” (Hicir 9) âlemlerin Rabbi üzerine almıştır.

Rabbin’den kıyamete kadar mühlet alan (Araf 15) ve insanlara apaçık bir düşman olduğu (Bakara 170) sık sık hatırlatılan şeytan, Allah’ın doğru yoluna oturup insanları sıratı müstakim den uzaklaştırmak için hiç boş durmamış, vahyi tahrif etmeye gücü yetmeyince, kendilerinin de onun gibi bir kitap yazabilecekleri iddialarında bulunarak insanların kafasını karıştırmıştır. Kendileri gibi düşünenleri saptırmaya muvaffak olduğu halde, ilahi vahye kulak vermiş ve ona tabi olanları etkisi altına alamamıştır. Kur’an düşmanları kitabi tahrif edemeyeceklerini anlayınca, taktik değiştirip, inananlardan görünerek Allah adına "Allah diyor ki veya Allah emrediyor ki" başlıkları altındaki, “Allah’a ve resulüne itaat edin, eğer inanıyorsanız” ayetlerini silah olarak kullanarak, hak olan bir sözle, cehalet içerisindeki Müslümanları kendi buyrukları altına almışlardır. İstedikleri gibi şekillendirdikleri insanlarla güçlerine güç katıp, kendilerine karşı çıkanları sünnet dışı ilan ederek, küfürle suçlayarak, çevrelerine düşünebilen, doğruları araştırabilen insanları yaklaştırmayarak, çevrelerini emniyet altına alıp, diledikleri yalananları yanlışları ve batıl inançlarını Allah’ın dinine kattıktan sonra kendilerini en yetkili kişi olarak tabilerine kabul ettirip, kutsallaştırmışlardır.

 Önlerinde Kur’an gibi dosdoğru, kendisinde hiçbir çelişki ve eğrilik olmayan hak bir kitap olduğu halde, Kur’an dışında Allah adına söylenen iftiralar, maalesef İslam topluluklarında ziyadesiyle kabul görmüştür. ”Allah adına yalan uydurandan daha zalim kimdir.” ayetlerine rağmen,  Kur’an dışı, Allah adına uydurulmuş sözler (Hadis-i Kutsiler) müslümanların pratik hayatına yön vermiş, halada vermekte ve uyanmamakta direnmektedirler. Şahsen ben Casiye suresi 6 ncı ayetini okurken, Kur’an’ın haricinden, İslam adına bir söz işitip veya dinlediğimde, tüylerim diken diken oluyor. ”Bunlar, gerçek olarak sana okuduğumuz ayetlerdir. Allah’dan ve O’nun ayetlerinden sonra, hangi söze inanacaklar?   Yazıklar olsun o günaha batmış bütün iftiracılara! Kendilerine okunan Allah’ın ayetlerini işittikleri halde, sonra sanki hiç duymamış gibi büyüklenirler. Onlara acıklı bir azabı müjdele.”  Bu kadar açık  ve net, anlaşılması kolay ayetlere rağmen, insanlar rahatlıkla iftira atabiliyor ve bu uydurmalara inandım diyenler, içlerine sindirip araştırmadan kabullenebiliyorsa, kitaba iman konusunda, ciddi zafiyetleri var demektir.  

Kur’an’a göre, Âlemlerin Rabbi Allah’ın insanlarla nasıl konuştuğunu bilmeyenler, kendi kabulleri içinde olan insanların Allah adına söyledikleri her türlü sözü tereddütsüz kabul edip, inanıyorlar. Eğer Kur’an ölçüsü içerisinde Allah adına söylenen sözler değerlendirilmiş olunsaydı, göreceklerdi ki Şuara suresi 51-54 üncü ayetlerinde “Allah bir insanla ancak! Vahiyle yahut perde arkasından yahut bir elçi göndererek ki, dilediği şeyi o elçi ile vahyeder. O bilendir, hüküm verendir. İşte böylece sana katımızdan bir ruh (Kur’an) vahyettik. Sen kitap nedir iman nedir bilmezdin. Ama! Kitabı (ruhu) yol gösteren bir ışık yaptık ki, onunla kullarımızdan dileyenleri doğru yola iletelim. Ancak yalnızca sen, kullarımızı sırat-ı müstakime (Kur’an’a) iletirsin, o yol ki göktekilerin ve yerdekilerin sahibi olan Allah’ın yoluna. Bütün işlerin dönüşü Allah’a değilmi dir?” Rabbimizin bu üç şeklin dışında bir insanla konuşması olduğunu Kur’an da bulamayacak ve Kur’an dışı kaynaklardan, kesin bir bilgiye dayanmayan iddialara itibar etmeyip, ilahi iradeye ters düşmeyecekti. Bizde bu noktada, Kur’an ile bizlere ihbar edilen Allah’ın (c.c.) insanlarla konuşma şekillerini, ayetlerle anlamaya çalışalım.

“Nuh’a ve ondan sonraki nebilere vahyettiğimiz gibi elbette sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve torunlarına, İsa’ya, Eyyüb’e, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik. Davud’a Zebur’u verdik. Nisa suresi 163” ayeti kerimesinde, Allah’ın resullere vahy ettiğini öğreniyoruz. Elçi olmayan insanlara vahy ettiğini de, Taha suresi 39 da ”(Ey Musa) Annene "Onu (bebek iken Musa’yı) sandığın içine koy ve suya bırak" diye vahyettik.” ayrıca Kasas suresi 7 de "Onu emzir diye Musa’nın annesine vahyettik.” diye bildiriyor. Kur’an da Musa‘nın annesine yapılan vahyin, yönlendirme şeklinde olduğunu görüyoruz. Firavunun yeni doğan erkek çocuklarını öldürme kararı karşısında, Rabbimiz ezelde takdir ettiği olayların yerine gelmesi için, Musa as’ın annesine bebeği bir sandığa koyup suya bırakmasını vahyediyor. Musa’nın annesi kendisine vahiy geldiğinin farkında değil. Yine aynı ayetlerde bebeğin kendisine döndürüleceği bildirildiği halde, korku ve endişeye kapılıp kızına, suya bırakılan sandığı takip etmesini söyleyerek, çocuğun akıbetini merak ediyor. Bebek saraya alındıktan sonra korkusundan neredeyse çocuğun kendisine ait olduğunu açıklayacağı sırada, ilahi sekinet yardımına yetişiyor ve korku kalbinden silinip atılıyor.

 Bizde Kur’an da anlatılan bu olaya dayanarak diyoruz ki, vahiy alan ve kendisine vahy edildiğinin farkında olan elçilerin rahatlığı ve teslimiyeti Musa a.s’ın annesin de  yok. Yoksa niçin panikleyip korkuya kapılsın. Bu olay bize resul olmayanlara yapılan vahyin sadece yönlendirme ve müdahale şeklinde olduğunu gösteriyor. Bizim burada hassasiyetle üzerinde durmamız gereken şudur. Allah, insanların arasından resulleri kendisi seçip, vahyediyor. Resul seçilen insan, kendisine ilka edilen vahyin, Rabbi nın emirleri olduğunu  ve aldığı bu emanetleri, muhatap olduğu insanlara anlatması gerektiğini ve bununla görevlendirildiğini biliyor. Resul olmayan kendisine vahy edildiğinin farkında değil, bilincinde değil, içgüdüsel olarak yapacaklarını yapıyor. Sadece kendi nefislerinde kalan bir olay olduğu için, gaybi olan bu tür olayı Allah’ın bize bildirmesiyle bilebiliyoruz. Bana vahiy geldi diyen insanın elinde beyyine ve hüccet olması gerekir ki, Kur’an da bize bildirilen, insanların inanma ve teslim olma mecburiyeti, resul seçilme ve vahiy alma olayı, son vahiy Kur’an ve son elçi Muhammed (as) ile bitmiştir. Kendisine vahiy geldiğini iddia eden, kim olursa olsun reddedilir. Çünkü vahyin bağlayıcılığı, yani yaptırım zorunluluğu olduğundan, toplum hayatında yeni iddialara göre, sürekli değişiklikler oluşacak, bu da kargaşaya ve fitneye sebep olacaktır. Akleden insanlar iyi bilirler ki, bu dinin yeni vahiylere ihtiyacı yok. Çünkü din mükmeldir (tamamlanmıştır), yeni bir vahyin indirilmesi çelişki olur ki, yüce Allah bundan münezzehtir. Rabbulalemin, resullerin dışında ki insanlara vahiy (müdahale) etmesi, bizi şöyle bir düşünceye sevk etmelidir. Materyalistlerin iddia ettikleri gibi, Allah kâinatı yarattıktan sonra, bir kenara çekilip olanları seyretmiyor, olayları kendi akışına bırakmıyor. Dilediği kadar, dilediği zaman, yarattığı her şeye müdahale ediyor. İnsan dışındaki bütün varlıklar Allah’a ister istemez itaat etmektedirler. İnsan diğer varlıklardan farklı yaratılmış, seçme hakkı verilmiş, “Muhakkak ki biz insana dosdoğru bir yol belirledik, dilerse şükreder, dilerse küfreder.” (İnsan 9)

 Rabbimizin bir insanla, hicap arkasından konuşması, hiçbir vasıta olmadan, bir elçi olmadan, araya engel koyarak, mükâleme (karşılıklı  konuşma) yoluyla direk konuşmasıdır. İnsan Allah’ı görmüyor ama Allah insanı görüyor ve konuşuyor. Nisa suresi l64 üncü ayette (Önceki elçilerden sana anlattıklarımız olduğu gibi, sana anlatmadığımız elçilerde var ve Allah Musa’ya konuştu.) Kur’an-ı Kerim de Allah sadece Musa as ile direkt konuştuğunu bildiriyor, Musa as dışında hiçbir insanın (resullerde dâhil) ismi zikredilmiyor. Yine Araf suresi 143-144 de “Musa sözleşme yerine gelince Rabbi ona konuştu. Dedi ki Rabbim bana görün, sana bakayım. Allah "Beni göremezsin, ama şu dağa bak yerinde durursa beni göreceksin" dedi. Rabbi dağa tecelli etti (göründü), dağ yerle bir oldu ve Musa bayılarak yere düştü, ayılınca "Rabbim! Sen her şeyden münezzehsin, sana tövbe ettim ve ben senin görülemeyeceğine inananların ilkiyim" dedi. Ya Musa! Sana elçi olarak verdiklerimle ve seninle konuşmamla, seni insanlar üzerine seçtim. Sana verdiklerimi al ve şükredenlerden ol.” Örneklerini verdiğimiz ayetlerde âlemlerin Rabbi insanların arasından dilediği kimseyi resul seçiyor. Elçi olarak seçilmek ve elçi olmak bir ayrıcalıktır. İnsan kendi kendini elçi seçemez veya çabalarımla, ibadetlerimle, samimiyetlerimle ve yaptıklarımla ben elçi olmaya lâyığım, elçi olmak benim hakkım diye iddia edemez. Bu seçim tamamen Allah’ın uhdesinde ve takdirindedir. Buna karşılık her insan Allah’a kul olmak zorunda, kul olup olmamak hususunda hiç kimsenin tercih hakki yoktur. Sadece iman etme veya inkâr etme hakkına sahip olduğu için, hesap gününde karşılığını görecektir. Allah’ın resul olarak seçtiği elçiler arasında derece farkı olduğunu Rabbimiz kendisi haber veriyor. Bu farklılıkların arasında Allah’ın konuştukları var. Bize bildirildiği kadarıyla Rabbimiz konuştuğu elçilerden sadece Musa (as) ın ismini bildiriyor. Müslümanlar Resuller arasında ayırım yapmazlar, buna yetkileri de yoktur. (Bakara 285) Kur’an ın bu uyarılarına rağmen cahili bir taassupla elçiler arasında fazilet sıralandırılması yapılmış, birde bu sıralandırmayı imanın şartlarından biri olarak akait kitaplarına geçirmişlerdir. Böyle bir sıralandırma, zandan başka bir şey değil. Müslüman zandan kaçınması gerekmektedir. Bilhassa gaybi konularda, elde kesin bir delil olmadan zanlarla, kıyaslarla hüküm vermek hadi aşmak olduğu gibi, ağır bir sorumluluk ve hesabı verilemez bir davranıştır. Allah’ın yetki alanındaki konulara kafa patlatmak, sevdiğimiz veya hoşumuza giden bir insana veya resule Allah’ın konuşması gerek veya konuşmasına daha layıktır diyerek çizmeyi aşmak, elimizde hiçbir beyyine olmadan ahkâm kesmek, ne bizim haddimiz, nede yetkimiz dâhilindedir. Bilmediğimiz şeyin ardına düşmemiz, zulümdür. Müslüman bundan kaçınmalıdır, sakınmalıdır. Kur’an-ı Kerim de geçmiş ümmetlerden bahsedilmiş, resullerin mücadeleleri anlatılmıştır. Anlatılan geçmişteki olaylar, insanın geçmişe olan merakını gidermek amacıyla hikâye edilmemiş, anlatılanlardan ders almak, hüküm çıkarmak, onaylanmış, yapılması istenilen doğru örneklerin, bizlerinde yapması, onaylanmamış kötü örnek olarak anlatılmış olayların yapılmasından da sakınmamız, kaçınmamız gerekmektedir. Musa (a.s.) ın Allah’ı zatıyla görmek isteği, aslında pek çok insanın düşünmeden edemediği isteğe, yüce Allah’ın bir resul’ün şahsında cevap vermesidir. Hangimiz yaratıcımızı hayal etmiyoruz ki. Ama ihlas suresinde "Allah’ın eşi ve dengi olmadığını” ve “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir. 42 Şura 11 ” ayetleri hatırlayarak, bu düşüncelerden sıyrılıp, Allah’ı tesbih ve tenzih ederek, inananlardan olduğumuza şükredip, gerçeklere yani Kur’an ın gerçeklerine dönüyoruz. Rabbimiz, kerim kitabında insanlardan sadece Musa as ile konuştuğunu ve yine Musa as ın şahsında, hiç bir kimsenin Allah’ı görmeye güç yetiremeyeceğini, hiçbir yoruma gerek kalmadan açık ve net bir şekilde bildirmesine rağmen, İslam tarihinde Kur’an’dan uzak, nereden çıktığı, ne zaman başladığı bilinmeyen, Allah’ın görülüp görülmeyeceği tartışmaları, Müslümanların gündemini meşgul etmiştir. Akait kitaplarına kadar geçmiş, imanın şartlarından birisi olarak "Veliler bu dünyada, yeniden diriliş ve hesap gününde cennete  girenler de Allah’ı cennette göreceklerdir" diye, yazılmıştır. Gaybi konularda Allah’ın bildirdiklerinin dışında Allah’ı mecbur tutarcasına, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş yüce resul Hz. Muhammed as’ı Allah’ın kitabında hiçbir şekilde haber verilmediği halde, miraç olayını kurgulayarak, Allah’la yüz yüze getirip konuşturanlar, Allah’a iftira etme zulmünün hesabını nasıl verecekler.

 Âlemlerin Rabbi nin insana üçüncü bir hitap şeklide, Şura suresi 51 de olduğu gibi “Yahut bir elçi (vahiy meleği) gönderir, o elçi  Allah'ın dilediği şeyleri o’na (insan elçiye) vahyeder. Muhakkak ki O yücedir, hüküm sahibidir.” Ayetten de anlaşıldığı gibi, vahiy meleği Cebrail (as) Rabbinden aldığı mesajları, emirleri resullere, nebilere ve insanlara bildirir. Vahiy meleği Kur’an da Cibril, Ruh, Ruhul-emin ve Ruhul-kudüs (vahiy meleği) olarak isimlendirilmiş olup, genelde bütün peygamberlere vahiyleri o ulaştırmıştır. Resullerin bir kısmi vahiyleri kayda geçirmişler, (kitap sahibi resuller diyoruz. Hz. Muhammet, Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. Davut, Hz. İbrahim gibi) kitap inzal olunmamış resuller de, kendilerinden önceki kitaplı resullerin yazılı metinlerini muhatap olduğu toplumlara tebliğ etmişlerdir.

Buraya kadar yapmış olduğumuz şura suresi 51-53 ayetlerinin incelenmesinde Rabbimizin insanla bu üç şeklin dışında hitap ettiğine, konuştuğuna indirdiği kitabı Kur’an da başkaca rastlamıyoruz. Kur’an son vahiy, Muhammet as son resul olduğuna göre, kim peygamber olduğunu iddia edip, bana vahiy geliyor veya rüyamda Allah’ı gördüm, konuştum veyahut "Allah bana dedi ki" veya “yazdırdı” derse o yalancıdır, iftiracıdır. Allah’a yalan uyduran, en büyük zalimdir. Allah’a, resulüne ve kitabına inanan her müslüman, Kur’an dışında Allah adına söylenen her sözü ret edip elinin tersiyle itmesi gerekir. Çünkü Kur’an her şeye yeter. Bunu Kur’an kendisi Isra suresi 9 da “Doğrusu bu Kur’an en doğru yola iletir”  diye ifade ediyor. Saadet asrı, Kur’an ın bütünüyle yaşandığı, koyduğu kuralların, emrettiği hükümlerin, insan hayatına getirdiği huzur, güzellik, rahatlık, refah ve adalet bu günde, taptaze, her anki diriliğiyle muhatap olan insanları bekliyor. Kur’an eşitliktir, kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Üstünlük Allah’a itaattedir. Karşılığı âlemlerin Rabbi tarafından kıyamet gününde fazlasıyla verilecektir.

 Allah’ın insanlara konuşmasıyla ilgili ayetlerini göz önünde ve aklımızda tutarak, Allah adına uydurulan yalanları, Kur’an ın ışığında tespit etmeye çalışalım. Allah adına yalan uydurma öncülüğünü Bakara 170 inci ayetinin açıkça belirttiği gibi şeytan yapmaktadır. “Ey insanlar yeryüzünde temiz ve helal olanlardan yiyin, şüphesiz sizin apaçık düşmanınız olan şeytanin yoluna uymayın. O size kötülük yapmanızı, günah işlemenizi ve Allah adına bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” Araf suresi 31 inci ayette Rabbimizin yasaklarını okuyalım. “Deki Rabbim, edepsizliğin gerek açıkça yapılmasını ve gerekse gizlice yapılmasını, günah işlemeyi, haksız yere isyan etmeyi, hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri Allah adına söylemenizi, yasaklamıştır.” Açık ve net bir şekilde her iki ayette görülüyor ki, âlemlerin Rabbi insanın nefsini, zulme sürükleyecek, her türlü söz ve davranışları yasaklamasına karşı, kötülüğün ve yanlışın temsilcisi şeytan, hakkın karşısına dikilip, kendisine yandaş ve arkadaş toplamakta, yandaşlarına, Allah ın haram kıldıklarını insanlara yapmalarını emrederek, insanları aldatmaktadır. Şimdi hangi akıl sahibi müslüman, hangi cesaretle Allah’a karşı bilmediği şeyleri söyleyip şeytanı razı edecek. Birde Allah’a ve ahiret gününe inandığını iddia eden bir kimse, ulu orta Allah adına uydurma sözlere sahip çıkacak, "Bu söz nereden çıktı, Allah Kur’an ın neresinde söylüyor" demeden sinesine çekip yalan sözü kabullenecek. Sonra bu yalanları kabullenip başka insanlara Allah adına uydurulan sözleri “Allah diyor ki” diye aktaracak, ailesini, çoluğunu çocuğunu iftiralarla müslüman yetiştirecek! Bu mümkün mü? Samimi olarak Allah’a yönelen, sırat-ı müstakime talip olan bir insanın, bu tür  şeytanın oyunlarına düşmesi mümkün değil. Şeytan Rabbine isyan edip, Rabbi’nden kıyamete kadar mühlet aldıktan sonra: “Senin gücüne yemin olsun ki, yalnızca onlardan samimi kulların haricinde, kesinlikle insanların hepsini azdıracağım. Sad suresi 82” Gerçek ve samimi müslüman çok basit ve kolay bir soru ile söylenen Allah adına sözün "Kur’an ın neresinde, hangi ayette?" sorusuyla, doğruların ortaya çıkmasını sağlar. "Ne bileyim, falanca bana  böyle söylemişti" şeklindeki cevaplar, söyleyeni sorumluluktan kurtaramaz. Velev ki âlemlere rahmet olarak tüm insanların rehberi Hz. Muhammed in ağzından çıksa da, söylense de. Nitekim sahabe, Resulullah’ın ağzından çıkan sözlere, zaman zaman vahiy mi, yoksa senin sözün mü veya görüşün mü? Diye sormuşlardır. Vahye teslim olup, Allah Resulünün sözlerine, alternatif teklifler veya görüşler getirmişlerdir. Hiç bir Allah’ın elçisi, kendisine vahy edilmeden, Allah adına en ufak bir söz söylememişlerdir, zaten buna da cesaret etmeleri mümkün değil. Kur’an ın Hakka suresi 44-46 ayetlerde “Eğer resul, bazı sözleri bizim adımıza söylemiş olsaydı, onu kuvvetle yakalar, şah damarını paramparça ederdik. Sizden hiçbir kimse onu bizden kurtaramazdı.” Rabbimizin bu kadar ağır tehditleri karşısında, resullerin Allah adına en ufak bir söz söylemeleri mümkün olmadığı gibi, düşünmeleri halinde bile kesinlikle Rabbimiz tarafından uyarılıyor. İsra suresi 73 üncü ayetinde “Sana vahy ettiğimize karşı, bizim adımıza Kur’an’dan başka şeyleri uydurman için, neredeyse seni fitneye düşüreceklerdi. Eğer onların dediğini yapsaydın sana yakınlaşırlardı. Biz seni desteklemeseydik neredeyse onlara uyacaktın. O zaman bizde sana, hayatın ve ölümün acısını tattırırdık da, bize karşı kendine kesinlikle yardımcı bulamazdın.” Zaman zaman peygamberimiz seçkin insanları kazanmak amacıyla belki masumane, iyi niyetle onların bekledikleri, hoşlarına gidebilecek sözleri İslam adına söylemeyi düşünmüş olacak ki, bu kadar dehşetli ikazlara maruz kalmış, Allah’ın yardımı ile hata yapmaktan korunmuştur. Böylece Allah’ın elçilerinin heva ve heveslerinden, vahyin dışında, Allah adına (Necim suresi 3) söz söylemedikleri, bütün inananlara kesin olarak bildirilmiş olmaktadır. Kur’an ın Hz. Muhammed (as) hakkındaki sadık, emin ve güvenilir bir elçi olduğu hususundaki uyarıları, imanımızın ve müslüman olmamızın gereği olarak tasdik ediyor, günümüzde Resulullah’ın ağzından Allah adına ortalıkta dolaşan tüm sözlerin uydurma olduğunu ve peygamberimizin kesinlikle söylemediğine bütün samimiyetimizle inanıyoruz. Allah’ın insanlar için indirdiği kitabı yeterli görmeyenler, Kur’an dışı başka kaynaklardan kendilerine İslam’dan başka bir din edinmişler, hesabını Rahman’a kıyamet günü vereceklerdir. Yüce yaratıcımız gelecekte vaat ettiği hesap gününde Hz. İsa (as) ile yapmış olduğu diyalog,Maide suresi ll6-ll7 nci ayetinde çarpıcı bir şekilde insanların kafasına vururcasına, peygamberlerin Allah’ın emrettiği vahiy emanetlerini nasıl koruduklarını bize göstermektedir. “Allah: ey Meryem oğlu İsa sen mi insanlara beni ve annemi, Allah’dan başka iki ilah edinin dedin? İsa "Sen her şeyden münezzehsin, hak olmayan şeyi benim söylemem kesinlikle mümkün değil. Hem ben bunu söylemiş olsam, sen mutlaka bilirsin. Sen benim içimde olanı bilirsin ama ben sende olanı bilemem. Elbetteki yalnızca gaybın bilicisi sensin. Ben, benimde sizinde Rabbiniz Allah’a kulluk edin diye emrettiğini söyledim." Ayetlerle vurgulamaya çalıştığımız Hz. Muhammed (as) den önce ki toplumlar, resullerin getirdikleri ilahi kitapları tahrif ederek, kendi uydurdukları sözleri Allah’ın emirleri gibi insanlara sunmuşlar, elleri ile yazdıkları metinlere uymalarını tavsiye etmişlerdir. Hz. Muhammed zamanına ulaşan, orijinal kutsal metinler değil, aslından hiçbir parça kalmamış, kalsa da hangisinin doğru olduğunu tespit etme imkânı olmayan tahrif edilmiş kitaplardır. Arapça olarak Hz. Muhammed’e indirilen kitabın korunmasını Âlemlerin Rabbi üzerine aldığı için “Hicir suresi 9”, insanlar ne kadar uğraşsa da tahrif etmeye güçleri yetmemiş. Bütün çabaları boşa giden vahiy düşmanları, Resulullah’ın vefatından sonra, onun ağzından vahiy dışı, Allah adına, pek çok hadis-i kutsi adı altında yalan sözler uydurmuşlardır. Bir takım menfaatçiler, çıkar hesaplarıyla Allah’ın ayetlerini gizleyerek satmışlar, bu uydurma sözlerle insanları yanıltıp saptırmak için, zulümlerin en büyüğü, din adına en büyük ihaneti, Allah adına yalan söyleyerek işlemişlerdir. Bu tür insanları Kur’an açık bir şekilde tarif etmiş, Kur’an arifleri, vahyin rehberliğinde yalancıları çok kolaylıkla tespit edebilirler. Enam suresi l44 üncü ayetine bakalım. “Bilgisizce insanları saptırmak için Allah adına yalan söyleyenden daha zalim kimdir. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.”

İnsanları saptırmak amacıyla, üzerinde hiçbir bilgisi olmadığı konuda ahkâm keserek toplumu yanıltmak isteyenler, kendileri gibi cahilleri rahatlıkla aldatabilmekteler. Örneğin: Yiyeceklerden, Allah ın üzerinde hiç delil indirmediği (midye, yılan, salyangoz… yemek haram gibi) konuda yasak hükmü konulmasına Allah buna zulüm diyor. Açıkça hakkı olmadığı halde, diğer insanların kişilik haklarını çiğnemektir. Allah adına verilen her hüküm, yeryüzündeki tüm insanları ilgilendiren ve bağlayıcılığı olan bir durumdur. Ama domuz eti yemek haramdır demek, haramlılığı üzerinde açık hüküm olan yasağı, haram ilan etmek doğrudur ve Kur’an’daki yerini belirtmelidir. Haram yapılmasının sebeplerini otorite belirtmiyorsa, üzerinde zanla, yasaklanmasına dair birtakım hikmetler sıralamakta ukalalık ve Allah’ın hüküm koyma hakkına karışmak da zulümdür. Zulüm ise çıkarı uğruna, menfaati gereği, doğru olanı bir kenara bırakıp, yanlış olan şeyleri doğru diye, doğruların yerine koyup yaşamak ve yaşatmaktır. Böyle yapana da zalim denir. Allah insanlara doğru olan şeyleri emreder, doğruların insanlara bildirilmesi, Allah’ın içlerinden seçtiği, kendileri gibi insan olan elçilerle hem teorik, hem de pratik olarak bizzat yaşanarak hayata geçirilmiş, aynı zamanda metinler halinde kayda geçirilerek, kitap halinde sonraki nesillere ulaştırılmıştır. Cehalet içerisinde hayatını geçirmiş, ama cehaletinin farkında olmayan birileri, ukalalıkla din adına söz sahibi olduğunu ilan edip, kendisi gibi cahil insanları, hükümler vererek Allah’ın yolundan uzaklaştırırlar. Çevresindeki işbirlikçiler ve çıkarcılarla propaganda yaparak, sahte karizmalarıyla kitleleri etkilemeye çalışırlar.

 Müslüman’a emredilen “Cahillerden olmamak” (Enam 35), “Cehillerden yüz çevirmekdir. (Araf l99) Eğer müslüman, cehaleti ayırt edemeyecek kadar cahilse, hayatında ne doğru bir akide, ne de Allah’ın emrettiği salih ameller kalır. Yerini üstatların, ağabeylerin, şeyhlerin ve efendilerin doldurduğu, Kur’an dışı yanlış bilgiler ve ameller alır. Bu yanlışları hayatının bir parçası haline getirir ve yaşadığı hayatı İslam zanneder. Artık onun için doğruların ölçüsü, teslim olduğu insandır. İnsanları kendilerine çağıran istismarcıların kitleleri nasıl aldattıklarını, Enam suresi 93 üncü ayeti nasıl tanıtıyor. “Allah adına yalan uyduran’dan yahut ona bir şey vahyedilmediği halde bana da vahyolunuyor diyenden ve Allah’ın indirdiğinin aynısını bende indireceğim diyenden daha zalim kimdir.” Allah adına yalan söylemek, insanları aldatmanın ilk kademesidir. Doğru ölçüyü yitirmiş, ellerindeki beyyineleri bir kenara atıp, kullanmamış, kulaklarını hakka tıkamış, Allah’ın ayetlerini işitmeyen toplumlar, her zaman içlerinden çıkan, kendini akıllı zanneden birileri, cehalet içerisindeki toplumlara, tanrı veya tanrılarla ilişki kurduklarını, kendilerinin tanrının yeryüzündeki temsilcileri oldukları iddia edip, toplumları etkilemeye çalışırlar. İnsanlar içinden kendilerine her zaman tabi olan birilerini bulmakta zorlanmazlar. Günümüzde pek çok örnekleri var, ekranlarda, gazete sayfalarında görüyoruz ve okuyoruz. Şeytana tapanlar, nun tarikatı, Evrenosoğlu tarikatı, Feto tarikatı ve ismini hatırlamadığımız pek çok tarikatlar ve dinler günümüz örnekleri.

 Birde Allah’ın dini İslam’a mensup olduğunu söyleyip, kendisine Allah’ın vahy ettiğini, insanların kendilerine uymaları gerektiğini ilan edenler, haktan ne kadar uzaklaştıklarının ve ruhlarının nasıl bir hastalığa yakalandığının kendileri farkında değiller.  Onun davetine icabet edip tabi olanlar, ellerindeki Kur’an gibi sağlam bir ölçü ile hareket etmedikleri ve bilmedikleri için, rahatlıkla ikna olup, bu tür yalancı insanlara teslim olanlarda, en az onlar kadar hasta ruhludurlar. Şu an günümüzde peygamberlik iddiasında bulunanlar olduğunu hepimiz biliyoruz. Daha önceleri de peygamberlik iddiasında bulunanlar oldu, belki bizlerden sonra Allah bilir yalancı resuller ortaya çıkacaktır. Gerçek müslümanlar vahiy kültürünü çok iyi bilirler. Elimizde sağlam, çelişkisiz, Allah’ın dini adına verilen her türlü beyyinelerin (açıklayıcı bilgiler) içerisinde yer aldığı Kur’an gibi bir kitap var. Müslüman Kur’an’la bilir ki, vahyin son temsilcisi, peygamberler halkasının sonuncusu Hz. Muhammed’dir. (Ahzap 40) Allah’ın dini tamamlanmış, hiçbir eksiği yok, çelişkisi yok. Eğer Allah Kur’an’a rağmen hala yeni elçiler ve yeni vahiyler gönderiliyorsa ki bu bir çelişkidir, haşa! Yüce Allah bundan münezzehtir. Her şeyi en ince ayrıntılarıyla ve bizim bilmediğimiz pek çok şeyi takdir eden ve bilendir. Allah kesinlikle sözünden caymaz. Neden yeni bir elçiye ihtiyaç olsun? İnsan aynı insan; yiyip içen, konuşan, dünya için çalışıp çabalayan, seyahat eden, doğup ölen, zürriyetini devam ettirmek için evlenen hep aynı insan. İlk yaratılan insanla bu günkü insan ve bundan sonraki doğacak insan arasında hiçbir fark yok ve olmayacaktır da. Materyalist insanların iddia ettikleri gibi, insan evrim geçirmiyor. Vasıtaların değişmesiyle, uzaylarda seyahat etmesiyle insanın yapısında değişiklik yoktur ve olmayacaktır. “Allah’ın yaratmasında bir değişiklik yoktur.” (Rum 30) Allah son sözü söylediği halde, insanlar hala Allah adına yalan söylemeye devam ediyor.

Allah’ın dini İslam tamamlanıp Resulullah’ın irtihalinden sonra, Raşit halifeler döneminde başlayan İslam’ın intişarı (yayılması) neticesinde, değişik kavimler ve toplumlar İslam’ın davetine icabet etmişler, din olarak İslam’ı seçmişler ama kafalara yerleşmiş olan daha önceki batıl itikatlarını, felsefelerini ve amellerini İslam’la karıştırmışlar. Hakla batıl birbirine girmiş, sorunlarını, çelişkilerini, ihtilaflarını Allah’a ve resulüne götürüp problemlerini çözememişler; dinde fırkalara ayrılmışlar. “Samimi olarak O’na yönelin, O’ndan sakının, namazı kılın, dinlerinde ayrılığa düşüp, fırka fırka olan, her fırkanın da taraftarı olduğuyla övündüğü müşriklerden olmayın.” (Rum suresi 31-32) Günümüzde takım tutanlar (Fenerli, Beşiktaşlı, Galatasaraylı) hatasıyla sevabıyla ne olursa olsun takımını değiştirmezler. İslam dini içerisindeki fırkalar da bu şekilde. Soruyorsun; sen necisin? Cevap; Elhamdülillah şafiyim, peki niçin şafisin? Cevap; Anam babam şafi ben de şafiyim. Diğer mezheplere tabi olanlardan da aynı cevabı alıyorsun. Tasavvuf ehline soruyorsun, anadan babadan tevarüs etmemişse, ilk müşerref olduğu, gözünü ilk açtığı, amiyane tabirle kim önce kapmış, kendini kabul ettirmişse o tarikattanım diyor. Kadiri’yim, Nakşibendi’yim, Halveti’yim, Şazeli’yim. Her grup, her fırka, ben doğruyum, bana gelirsen, benim şeyhime bağlanırsan, bizim yolumuza uyarsan kurtulursun. Sen kendi başına yolunu şaşırırsın, sapıtırsın, vereceksin elini gireceksin cennete, sana ne söylenirse onu yapacaksın. Bu söylediklerimiz tarikat ehlinin kapılarına gelen insanlara söylenen standart öneriler. Kapıdan içeri girmek istiyorsan bunları koşulsuz kabul edeceksin. İşte tarikat bunlar, hepsinin ayrı ayrı pek çok yolları, öğretileri ve uygulamaları var. Kimi gizli zikreder, kimi açıktan açığa zikreder, kimi toplu halde kol kola defler eşliğinde, bir aşağı bir yukarı eğile kalka zikreder. Kimi müzik eşliğinde döne döne etekleri yelpaze gibi açılmış halde semah yapar. Kimi sarık takar, cübbe giyer, bundan başka kıyafet haram der, kimi çarşaf giyer bundan başka örtü yoktur der, velhasıl örnekler pek çok hepsini burada sıralamaya gerek yok. Zaten pek bir şey fark etmiyor, herkes kendi mektebine, kendi meşrebine çağırıyor. Hiç biri de benim yoğurdum ekşi demiyor. Hep bir ağızdan tarikatlar hak, her tarikat insanı Allah’a götürür! Tek şartla, tarikatın şeyhine teslim olacaksın, teslim olmazsan yine olmaz. Ölünün yıkayıcıya teslim olduğu gibi teslim olacaksın. Yalnız başına Allah’a nasıl gidersin? Cumhurbaşkanına, başbakana direk çıkabiliyor musun ki, Allah’a tek başına ulaşacaksın.

Tam bir müşrik mantığı “Onlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz. 39 Zümer 3” Allah diye gece gündüz zikrettiklerini söylerler, fakat Allah’ı tanımazlar, Kur’an derler, fakat içinde ne var ne yok, neden bahseder merak edip açıp okumazlar, peygamber derler, peygamberi kendi kafalarında arzu ettikleri ve uydurdukları sözleri söyleyen, yaptıklarını onaylayan, rüyalarına girip emirler veren, tavsiyelerde bulunan bir peygamber hayal ederler. Ahiret derler, her an cennetin cehennemin krokisini çizerler, dilediklerini cehennemden çıkarıp cennete sokarlar, dilediklerini azaptan kurtaramazlarsa, kendilerini de ateşe atmasını Allah’dan isterler. Allah da dostlarına azap etmeyeceği için, dostunun nazını kabul eder ve ateşte olan, şeyhinin himmetiyle kurtulur. Bütün bunlar tarikatların dost meclislerinde anlatılan, kitaplarında hikâye edilen sözlerdir. Kur’an’dan habersiz, cehalet içerisindeki zavallılar için, ucuz yolla cenneti elde etmek varken, ne diye Kur’an-ı karıştırıp anlamaya çalışsın, doğruları öğrenip kafasındaki kutsallar yıkılsın, bir hayal aleminde yaşarken, niçin hayalleri yıkılıp bir çırpıda uçup gitsin!

 Hâlbuki Allah insanları tek bir yola, İslam ın yoluna davet ediyor, bu yola sırat-ı müstakim diyor. Enam l6l de “Deki Rabbim beni dosdoğru bir yola, gerçek bir dine, müşriklerden olmayan samimi olarak Allah’a yönelen İbrahim in dinine hidayet etti.” Dinlerini ve dinlerindeki ibadet şekillerini tamamen kendi felsefelerinden alıp ve hiçbir ilmi delile dayanmayan, Allah’ın örnek gösterdiği Hatem-ül Enbiyanın yapmadığı ve uygulamadığı şekillerle kulluk etmeye çalışanlar, dünyadan elini eteğini çekerek, sadece Allah için nefislerini tezkiye etmeye çalışmışlar ki, olgunlaşıp rüyalarda Allah’ı, peygamberi görmüşler, emirler almışlar, hatta aralarında ümmi olanları (El Ibriz sahibi Abdul Aziz Debbağ gibi) okuma yazma bilmediği halde, Allah dan gelen ilhamlarla kitaplar yazmışlar.  Yüce Allah Kur’an da bu tür cahil ümmi olan insanları, Bakara suresi 77-79 da bize tanıtıyor, aynıyla nasıl tarif ediyor bakalım. “Onlar bilmiyorlar mı? Allah onların gizlediklerini de açıklarını da muhakkak ki biliyor. Onlardan kuruntudan başka, kitabı bilmeyen ve sadece zanna uyan ümmiler var. Yazıklar olsun o elleriyle kitabı yazdıktan sonra, yazdıklarını az bir pahaya satmak için "Bu Allah katındandır" diyenlere. Yazıklar olsun elleriyle yazdıklarına ve yazıklar olsun kazandıklarına.

 Her toplumun yol göstericileri, onlara doğruları yanlışları anlatan âlimleri vardır, olmalıdır da. Eğer toplumların uyarıcıları yoksa bütün fertler sorumludur. İslam hukukunda buna ‘Farz-ı kifaye’ denir. Ali İmran suresi l04 ünü ayette Yaratıcımız bunu zorunlu tutuyor. “Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan bir topluluk olsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” Konumuz Allah adına yalan uydurmak olduğu için, âlimler insanlara emrettikleri konularda, (Helal ve Haram) mutlaka Kur’an’dan onay almak zorundadırlar. Kendi şahsi görüşlerini veya başka bir âlimin görüşlerini topluma dayatamazlar. Kur’an da bulamadığı çözümleri kendisi halleder ve bu benim görüşümdür, bu falancanın görüşüdür diye belirtmekle Allah adına yalan uydurmaktan kurtulmuş olur. Aksi halde şahsi görüşlerini veya bir başkasının içtihatlarını, Allah böyle söylüyor derse, açıkça zulüm işliyor demektir.

 Allah bütün elçilerine de hüküm koyma yetkisi vermemiş, sadece kendilerine indirilenlere uymaları emredilmiş, heva ve heveslerine uymamaları hususunda uyarılmışlardır. “Sana vahyolunanı oku” Ankebut suresi 45, “Sana indirilene tabi ol” (Ahzap 2), “Sana kitabı hak olarak biz gönderdik, o halde! Dini Allah’a ait kılarak kendiliğinden hiçbir ilave katmadan (muhlisen) sadece O’na ibadet et. Gerçek (katkısız) din Allah’ın değil mi?” (Zümer suresi 3) Yerde ve gökte ne varsa hepsi Allah’ındır, elbette O’nun sözlerinin yanında, hiçbir insanın sözünün mesabesi dahi okunmaz. İslam adına konuşulan her sözün -peygamberlerin sözleri de dâhil- indirilen Kur’an-ı Hakiim’e uygun olmalı, ters düşmemelidir. Yoksa söylenen sözlerin İslam açısından hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Âlim söylediği sözlerin ve koyduğu hükümlerinin tamamı Kur’an’a uygun düşse ve bu hükümleri ben kendimden buldum, ben düşündüm içtihat ettim dese, yine kabul edilmez, çünkü kendisini hüküm koyucu yerine koymuş, Kur’an da bu davranışa, kendi hevasını ilah edinme demiştir.

 Bizden önceki asırlarda ve bizim asrımızda İslam adına, din adına pek çok eserler yazılmış, bunların arasında mütevazı olanları olduğu gibi, bir kısmıda yazdıklarına "İlham demiş, bana yazdırıldı, kendiliğimden yazmadım, rüyamda yazdırıldı" gibi sadece kendinden menkul ifadelerle, yazdıklarına hem kutsallık kazandırmış, hem de cehalet içerisindeki, Kur’an dan uzak kitlelere kritik yapma, tenkit etme yollarını tıkamış, yanlış olduğunu anlasa veya görse dahi, bizim anlamadığımız bir hikmet, bir sır vardır düşüncesiyle (O toplumlarda kabul görmüş, toplum üstü şahısların yanlışlarını araştırmak, görse de, bilse de söylemek edep dışıdır.) teslim olmuştur. Bilinçsizce teslim olmanın da elbette bir bedeli var. Ebedi bir azap, sonra Allah’ın huzurunda birbirlerini suçlamak olacaktır. “Zalimler Rablerinin huzuruna getirilince, bir kısmı bir kısmına dönerek, yeryüzünde biçare zayıf (mustaz’af) olanlar müstekbirlere "Siz olmasaydınız biz muhakkak inananlardan olurduk" derler. Müstekbirler de "Size hidayet rehberi (Kur'an) geldikten sonra, sizi biz mi döndürdük? Zaten siz suçlulardandınız" derler. Tekrar mustaz’aflar müstekbirlere derler ki "Siz, gece gündüz durmadan tuzaklar hazırlayıp bize, Allah’ı inkâr edip, O'na putları eş koşmamızı emrediyordunuz. Sebe suresi 31-33”  İlahi huzurdaki bu çekişmeler, insanoğluna çok önemli mesajlar vermektedir. Allah’ın dininden ve Allah’ın ayetlerinden yüz çevirerek, zavallı duruma düşmüş kimseler, insanlardan yeterli ve güçlü zannettikleri, birilerine sırtlarını dayayıp, geleceklerini başkalarının vesayetine verenlerin, yapacakları pek fazla bir şey yok. Ancak kesin azabı görünce söyleyebilecekleri “Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın" der. Artık bugün pişmanlık fayda vermez.” ( Zuhruf 39) ne çare ki haklarında hüküm, Hâkimler Hâkimi tarafından verilmiştir, iş bitmiştir.

İnsanların Allah’a kulluk etmek ve adını anmak için toplandıkları mescitlerde, insanları irşad etmek, onlara dinlerini öğretmek maksadıyla vaaz ve nasihat edenler veyahut kitap, makale yazanların Kur’an’dan ve sünnetten, doğru haber olarak yazdıklarına veya söylediklerine delil getirirler. Biz Kur’an’dan getirdikleri hüccetlere, sünnet den sahih haberlere hiçbir itirazımız yoktur, zaten olamazda. Sadece ayet ve sünnet üzerine şahsi yorumlarını yapıyorlarsa, bizde biraz gayretli inceleme ve araştırmamızla ikna olmuşsak, o yoruma bizde katılırız. Eğer tatmin olmuyorsak o yoruma katılma mecburiyetimiz yoktur. Günümüzden bir örnek verelim. Medya programlarının birinde hoş görü adı altında yapılmış oturuma davet edilmiş mezhep sözcüsü "Bizde, Kur’an’ın emrettiği namazı, cem evlerinde kendi anlayışlarımıza ve örflerimize göre yorum getirerek, âşıkların sazları eşliğinde semah yaparak yapıyoruz. Bizim Kur’an’dan çıkardığımız yorum Mevlana’nın, Şah Ahmet Yesevi’nin, Yunus Emre’nin ve Hacı Bektaş’ın yoludur" diyor. Kendisi gibi düşünenlerin haklılıklarını dile getirmeye çalışıyor. Şimdi biz Allah’ın hidayet rehberi olarak indirdiği kitaba göre, bu sözleri değerlendirirsek, böyle bir yoruma, böyle bir uygulamaya katılmamız mümkün mü? Bir müslümana yakışır mı?

 Yine bir kısım camilerde, tekkelerde, toplantı mahallerinde saçı sakalına karışmış, kol kola, bir aşağıya bir yukarı vurmalı sazlar eşliğinde, eğilip kalkmalarını, bununla beraber zikir adı altında Allah’ın adını anmalarını, yaptıkları hareketlere meşruluk kazandıracağını mı zannediyorlar? Bunlar İslam adına, sünnet adına yapılıyor. Âlemlerin Rabbinin bu şekilde bir ibadeti emrettiğini, ne Kur’an-i Kerim de bulabiliyoruz, nede Resulullah’ın uygulamasında, bu şekilde ibadet ettiğine dair doğru bir haber rastlıyoruz. Bir Kur’an tabisi olarak, bu tür iddiaları reddeden ayetlerden bir tanesini hatırlatalım. “Onlardan bir gurup, kitaptan olmadığı halde, Kitap (Kur’an)’dan zannetmeniz için, dillerini kitaba uzatıp sonra, söylediklerine "Allah katındandır" derler. Hâlbuki o söyledikleri Allah katından değildir. Onlar bile bile Allah adına yalan uyduruyorlar.” Ali İmran suresi 78” Evet bu yalanları, iftiraları gözümüzün içine baka söylüyorlar. Bunları söylerken, yanlarında topluma resmi görevle dini liderlik yapmış zavallılarda, hoş görü adına, yanlışlara gülerek müdahale etmediklerini, ses çıkarmadıkları için de lisan-ı hal ile kabullendiklerini görüyoruz. Yeni moda çok çeşitlilik dedikleri bu olsa gerek. Acaba İslam bu tür çok çeşitliliği kendi bünyesinde kabul ediyor mu? El cevap hayır. Bundan şu anlaşılmasın. İslam kendinden başka inançlara, uygulamalara ve düşüncelere tahammül etmiyor veya yaşam hakkı vermiyor, değildir. İslam kesin olarak Allah’ın dinidir. Hükümlerini, kurallarını ve inanç biçimlerini Allah belirler. Bu temel esaslarda Allah hiçbir beşere (peygamberler de dâhil) müdahale hakkını vermez. İnsan katkılarını kabullenmez. Bunun için sıkça Kur’an da “Dini Allah’a ait kılarak O’na kulluk et.” (Zümer 3) denilerek tekrarlanmaktadır. Allah kendi dini içerisine katılmamak şartı ile başka isimler, başka dinler altında diledikleri gibi yaşamak, diledikleri gibi düşünmek “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize.(Kafirun suresi) ve propaganda yapmak serbestini veriyor. Bu seçimleri yapanlara karşı nasıl davranılacağı veya sonuçlarının da ne olacağını da haber veriyor ki, biz bilmiyorduk mazeretinin arkasına sığınmasınlar.

 S O N U Ç

Müslüman: Allah’ın insanlar için seçtiği dine tabi olan demektir. Bu teslimiyet hayatın her alanında koyduğu bütün hükümleredir ki, bunlar medeni, hukuki, sosyal, ekonomik ve ibadet sahalarında ki hükümlerdir. Allah’dan başka kendini hüküm koyucu olarak ilan edenler olduğu gibi, İslam içerisinde kendilerini hüküm koyucu olarak görenler de var. Helalları ve haramları belirlerler, toplumlara koydukları hükümlere uymalarını isterler. Genelde kaynak olarak Allah’ın Resulünü gösterirler. Kur’an’ın ilk muhatabı, vahyin kendisine inzal olunduğu peygamber, mesajı en iyi anlayan, insanlara vahyi yaşayarak ilk örnek olan Resul, Nahl suresi ll6 ncı ayetindeki “Dillerinizin yalana alıştığı şekilde, rasgele bu helaldir bu haramdır demeyin. Allah, adına yalan söyleyenleri kurtuluşa eriştirmez.” yasağına rağmen, Allah’ın elçisi Kur’an da olmadığı halde, bu helaldir, bu haramdır diyecek. Bu mümkün mü? Bunu söylemek Allah’a ve Resulüne iftira etmek demektir. “Ey âdemoğulları her mescide gidişinizde ziynetlerinizi (temiz olun) alın, yiyin, için israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez. Deki yeryüzünde, kulları için çıkardığı ziynetleri ve temiz rızkları kim haram ediyor? De ki o dünya hayatında iman edenler içindir, ahirette daha iyileri vardır. Bilen bir topluluğa ayetlerimizi böylece açıklarız. Deki Rabbim ancak fuhşiyatın (fenalığın) gerek açığını, gerekse gizlisini, günah işlemeyi, haksız yere isyan etmeyi, hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri Allah adına söylemenizi haram kılmıştır.” (Araf suresi 3l) Allah açıklayıcı ayetlerini bilen toplumlara indirirken, Allah Resulünün ağzından, erkeğe altın ve ipekli kumaştan elbise giymesi haram denmiştir. Şimdi biz Kur’an da bu kadar net ve açık ayetler varken (haramlarla ilgili başka ayetlerde var) biz hangi insafla, hangi imanla Allah Resulünün Kur’an’a rağmen kendi görüşleri ile haram hükmü koyacağını kabul edeceğiz. Hayır! Allah Resulü kesinlikle insanlara Allah’ın emrettiğinden başka bir şey söylemez. Böyle biliriz ve böyle iman ederiz. İftira en büyük zulümlerdendir. Bu zulmün en büyüğü Allah’dan başka ilah olduğunu söylemek ve kabul etmektir. Gönderilmiş bütün resullerin mücadelesi hep bu eksen etrafında olmuştur. Yaradılışımızın esası, amacı Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmamak ve kendilerini ilah ilan edenleri ret edip itaat etmemektir. Ayrıca “Allah gökte ve yerde her şeyi bilip dururken, O’na dininizi siz mi öğretiyorsunuz?” (Hucurat l6) ayet-i kerimede olduğu gibi, ukalalık edip haddini aşan konularda ahkâm kesip, bilmediği şeylerin ardına düşmemeleri gerekmektedir.

 Allah adına yalan söylemek Kur’an’ın  6 En’am 21 ayeti kerimesinde aynı formda “Allah adına yalan söyleyenden daha zalim kim vardır?” şeklinde tekrar edilerek konunun önemine gerek uyduranlar açısından, gerekse uydurma sözü işitenler açısından dikkat çekilmektedir. İnsanlar bulunduğu konuma göre ihtiyaç hissettiği durumlarda, karşısındaki insanları ikna etmek için ya da, kendini veya otoritesini kabul ettirmek için yalan uydurmak veya en azından Allah adına yemin ederek, karşısındaki insanları ikna etmeye çalışır. Bizce böyle durumlarda Allah adına yalan söylemede en büyük sorumluluk, söyleyenlerden daha çok, sözü işitip yalanların yaşamasına imkân veren ve onu yayanlardadır. Sözün doğruluğunu araştırmadan, delilini sormadan kabullenmek zulme ortak olmaktır. Elimizde Kur’an gibi taptaze, açıklayıcı beyyineler ve hüccetlerle dolu Allah’ın kelamı varken, bunun dışında zandan başka bir şey ifade etmeyen, ulu orta Allah dedi ki, Allah diyor ki denilerek başlayan sözleri söylemenin açacağı mesuliyet, öyle yenilir yutulur gibi değil, karşılığı hesap günü ebedi azapla cezalandırılmaktır.

Müslümanlar şunu iyi bilmelidir ki, vahiy, ilk insanın yaratılmasından, son nebi (a. s) a kadar devam etmiş, bu zaman dilimi içerisinde vahye karşı mücadele eden şeytan ve dostları her zaman olagelmiştir. Bu mücadeleyi hep inananlar kazanmış, çünkü ellerinde sağlam delillerle mücehhez bir kitab-ı mübiin var. Yeter ki müslümanlar Allah’ın istediği gibi hareket edip, İslam’ın izzetine sahip çıksınlar.                                                                     

İlyas  YORULMAZ       2000 İzmir      

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !